punching-ina-dream:
The Rape Of Persephone by Gian Lorenzo Bernini
(Source: mytapas)
seabois:
Comfort Found in Good Old Books by George Hamlin Fitch
Shakespeare yazın hayatı boyunca Romalılarla ilgili olarak sadece beş eser vermiştir; Titus Andronicus, Julius Caesar, Anthony and Cleopatra, Coriolanus, ”The Rape of Lucree” (şiir). Biz şimdi Caesar’ın üstünde duracağız.
1599 da Shakespeare ve arkadaşlarının kurduğu the Globe Theatre’in (Globe Tiyatrosu) açılışını yapan
Julius Caesar herkesin ağzına pelesenk olan, literatürde büyük önemi olan “Sen de mi Brutus?” sözü ile modern insanın aklında yer etmiştir.
Öncesinde de dediğimiz gibi bu dizeyi Shakespeare’i bilen bilmeyen herkes bilir. Şimdi gelelim oyun bize ne anlatmak istiyor:
Bilindiği gibi Shakespeare oyunlarının konularını başka yerlerden alır; Caesar için (ve diğer Romalı oyunları için de) Plutarch’in Lives of the Noble Grecians and Romans (Asil Yunan ve Romalıların Yaşamları) kitabından alır. Plutarch bir cumhuriyetçi olduğu için kitapta Caesar’a karşı bir tutum sergilemektedir. Shakespeare ise bunu müphem bir havada alıntılar. Diğer tüm Shakespeare karakterleri gibi Caesar da ne tam beyaz ne de tam siyah olarak anlatılır.
Oyun, Roma Senato’sunun Pompey the Great’i (Muhteşem Pompeius)
sole consul (tek konsül) yaptığını öğrenen Galya muzafferi, ikili konsül döneminin diğer konsülü Caesar’in, Pompeius ile olan İç Savaş’ından da muzaffer çıkışından Roma kentine dönüşüne perde açar. Kader ne hoşluk etmiştir ki döndükleri gün Roma’da
Lupercal festivali (bir çeşit bereket festivali) vardır ve şehir hem bunun için hem de Caesar’ın şanlı dönüşü için süslenmektedir. Oyunun en başında gördüğümüz iki
Tribunes*’un konuşması ile halk arasında Caesar’a karşı olanlar da vardır. (Tarihi bir gerçektir ki Julius Caesar halk tarafından çok sevilmiş ve sayılmış bir adamdır, belki de ilk imparator olacakken öldürülmesi onu seven halk için bir talihsizlik diye adlandırılabilir miydi?)
Caesar kendini bir yarı-tanrı (belki de bir tanrı) olarak göstermeyi seven bir adam. Shakespeare de ustaca bunu bir cümle ile
göstermiştir; aslında sadece ölümlü bir insandır Caesar da.
Oyunun orta sahnesinde öldüğü için Caesar için oyunun kahramanı demek pek doğru olmayabilir, ama
eponymous hero (oyuna adını veren kahraman) odur. Caesar yerine bu görevi Brutus rahatlıkla devralabilir (hatta Cassius’u da ekleyebiliriz). Brutus ve Caesar çok yakın iki dosttur; lakin birisi tüm nesli boyunca tiranlarla savaşmış ve Cumhuriyeti Roma’ya getirmiştir, bir diğeri ise İmparator olma isteğiyle yanmaktadır. Bu tüm oyun boyunca Brutus’un yaşadığı büyük bir dilemma halini alır; can dostunu öldürmeli midir yoksa cumhuriyetin elden gitmesine izin mi vermelidir. Hepimizin bildiği gibi Brutus, Cassius’un da sinsi planları ile, Caesar’i öldürür. Bir rivayete göre öldürürken de şu sözleri söyler;
sic semper tyrannis (tiranlara hep böyle olur).
Roma’da var olan sınıf farklılıklarını Shakespeare oyunda da göstermiştir, hatta
Patrician(aristokrat) sınıfına dahil olan Casca halkın ne denli pis koktuklarından, dönek olduklarından, eğitimsizliklerinden vs. bahseder. Oyun içinde çok da güzel bir sahne vardır, bu halkın akıl almaz hareketlerini göstermek için; Caesar’ın ölümünden sonra Anthony’nın yaptığı konuşmadan etkilenenler çılgınlar gibi etrafta dolanmakta ve suikasta kim dahil olduysa öldürmek istemektedirler, bazı isimler kulaktan kulağa dolanmaktadır, oralardan geçen zavallı şair Cinna, isim benzerliği yüzünden suikaste katılan Cinna zannedilir, daha sonrasında kendisinin şair olduğunu söylediğinde ise onu “kötü dizeleri için” öldürürler. Bu kalabalığın akıl sağlığı hiç de yerinde değil görüldüğü üzere.
-Caesar; Askeri bir deha lakin en yakınları tarafından öldürülüyor; Shakespeare oldukça güzel çizmiştir Caesar’ın portresini, her cümlesinde başka manalar vardır.
-Brutus; İdealist bir adam, öyle ki bu onu kör bile ediyor, Caesar’ı öldürdükten sonra onun kanına bulanmamın cumhuriyet için bir kurban olduğunu düşünüyor; bir entelektüel; bir aksiyon adamından ziyade tefekkür adamı; bu anlamda Hamlet’in bir prototipi ve felsefi bir kahraman.
-Cassius; Daha çok kendi şahsi çıkarları için Caesar’ın suikastine Brutus’u de katmıştır. Hırslı ve kurnaz bir adamdır. Shakespeare’in genel olarak oyunlarında kurguladığı appearance vs. reality (görünüş vs. gerçek) temasının ayaklı temsilidir. Akıllı bir adamdır, Antony gibi bir aksiyon adamıdır. Ama ne yazık ki Brutus’un verdiği yanlış askeri/siyasi kararlar yüzünden sonu gelmiştir.
-Anthony; Tam bir aksiyon adamıdır, Caesar’ın ölümünden sonra yaptığı konuşma unutulmazdır, müthiş tamlamalar ve benzetmelerle halkı kendi tarafına çekmiş ve Roma’da bir iç savaş çıkartmıştır, iyi bir retoriktir bu konuşmasında da görülür. Aynı zamanda iyi bir asker ve Caesar için iyi bir dosttur. Cassius ve Brutus’ün yaptıkları en büyük hatalardan biri onu hayatta bırakmak oldu, çünkü o geri dönüp (bir yerde) ikisinin de ölümüne sebep oldu.
Brutus ve Cassius’un Anlaşmazlıkları
İkilinin arasında üç büyük anlaşmazlık olmuştur ve ne yazık ki her seferinde Cassius’un haklı olmasına rağmen Brutus’un kararlarını uygulamışlardır ve bunlar sonucunda bu duruma düşmüşlerdir; ilki Anthony’nin yaşaması üzerine olan anlaşmazlıktır, Brutus eğer Anthony de öldürürlürse bunun çok kanlı bir eylem olacağını söylemiştir, Cassius ise eğer öldürmezlerse Anthony’nin peşlerine düşeceğini söylemiştir; Brutus’un kararı uygulanmıştır, Anthony peşlerine düşmüştür.
İkinci anlaşmazlık Caesar’ın ölümü sonrası Anthony’nin halka konuşma yapıp y apmaması üstüne olmuştur. Cassius yine akıllıca bir şey demiştir, halkın tam bir dönek olduğunu ve onun sözlerine inanabileceklerini, ama Brutus ilk başta kendisinin konuşacağını ve halkı yanına çekeceğini söylemiştir. İlk başta hakikaten öyle de olur, halk Brutus’u çok sever ve onun yanında durur, ama konuşması bitince kürsüden inen Brutus meydanı Anthony’e bırakarak büyük bir aptallık eder ve Anthony halkı yanına çeker ve iç savaş başlatır.
Son anlaşmazlık ise Phillipi’ye gidip Anthony’nin ordusu ile savaşma konusunda olmuştur. Cassius yine haklı olarak oldukları yerde hazırlık yaparak Anthony’yi beklerlerse ordunun da çok yorulmayacağını ve savaşı kazanabileceklerini söyler, ama yaşadıkları sürgün hayatı ve vicdan azabından muzdarip olan Brutus Phillipi’ye gidip Anthony’yi hazırlıksız yakalamanın daha iyi olacağını söyler; giderler ama mağlup olurlar ve neticesinde kendilerini öldürürler.
En göze çarpan betimlemeler Brutus üstüne Cassius ve Casca’nın yaptığı alchemical imagery(simya);asıl ve onurlu Brutus’u altına benzetiyorlar ve kendi kurnazlıkları ile onu altından adi metale çevirmeye çalışıyorlar. Bu durumda şunu sorabilirsiniz; peki çevirebiliyorlar mı? Teknik olarak bu pek mümkün bir şey değil, çünkü altın dönüştürülebilen bir metal değildir dolayısıyla ne tarz bir işleme girerse girsin değişim göstermez. Ama diğer yandan denilebilir ki Brutus oyun boyunca büyük bir değişim gösterdi, Caesar’i öldürdü ve yaşadığı vicdan azabı ile de intihar etti.
Bu oyunda Shakespeare’in yaptığı en ünlü tarih yanılgıları var: ilki Perde I, Sahne I de Cassius Brutus’ten Casca’nin gömleğinin kolundan çekerek durdurmasını ister. Oyun Roma’da geçtiği için ve tüm karakterler Toga adı verilen kolsuz giysileri giydikleri için bu bir anakronizmdir.
İkincisi; (en ünlü olanı) Perde II, Sahne I de Brutus ve arkadaşlarını konuşması arasında bir saat vuruşu duyulur; daha saatin icat edilmediği bir dönemde saatin vuruşunun duyulması da bir anakronizmdir.
Sonuncusu ise; (bence oldukça komik bir hatadır) Perde IV, Sahne III de Brutus cebinden bir “cep kitabı” çıkartıp okumak ister, sonra masasına gelip okumakta olduğu kitabın “sayfasının” değiştirildiğini söyler. Tabii ki Brutus yaşarken parşömen adı verilen kağıtlara rulo şeklinde yazılırdı şimdi kitap dediğimiz parşömenler, ve matbaa da yoktu ki bir cep kitabı yapıversinler.
Read More
zeeblawg:
O flower of warriors, beware of that trap.
Choose, dear Beowulf, the better part,
eternal rewards. Do not give way to pride.
For a brief while your strength is in bloom
but it fades quickly; and soon there will follow
-Beowulf (lines 1758-1762)
(Source: literaturesmistress)
Shakespeare’in Julius Caesar metnini çalışmış hemen her (ingiliz) edebiyat(ı) öğrencisi “Beware the ides of March” (Mart’ın 15’ınden kaçın) öğüdünü bilir. Bu öğüdü almayan Caesar’ın sonu ise ölüm olur. E bugün Mart’ın 15 olduğuna göre ölüm yıl dönümü. Benim de aklıma Caesar’ın Kleopatra ile olan ilişkisinden doğan oğluna verilen ad ve bununla birlikte sözlüklerimize giren caesarean (sezaryen) kelimesi geldi. Bu kelime Latincecaedere (kesmek) fiilinden gelir.

Kimilerince kelime direk Gauis Julius Caesar’dan geliyor, çünkü efsaneye göre kendisi de bu yöntem ile doğmuştur. Ama bilinen o ki annesi Caesar’ın orta yaşlarına kadar yanında ona akıl verenlerden birisi olmuştur. Bir başka söylem Roma’daki Lex Regia (kral yasası), sonrasındaLex Caesarea (imparator yasası) eğer bir kadın çocuk doğumunda ölüyorsa bebeği kesip alınması yasasını içerirdi. Bu yasanın sebebi büyük ihtimalle dini bir gerekliliğe dayanmaktaydı.
(devamı için; http://penguenlerdeucabilir.blogspot.com/2012/03/martn-15i-caesar.html )
ondokuz asked: merhaba, "Hi to all of you" adlı fotoğraftaki figürler, kartonlar, şeyler nerden? bi yerden mi?
Kabalcı’nın kitap ayraçları. Beşiktaş’taki şubesinden almıştım. Böyle bir sürü var
Edebiyatla ilgisi olan olmayan neredeyse herkes “Sen de mi, Brutus?” lafına aşinadır. Bu ünlü replik Shakespeare’in Julius Caesar adlı oyununda, Caesar’ın azından dökülen son sözlerden birisidir. Bu dönem bu metne çalıştığımız için asıl metinle birlikte Türkçeye çevrilmiş metinlere de baktım. İş Bankası’ndan çıkan, Sabahattin Eyüpoğlu çevirisine ve asıl metne bakınca, çeviride neredeyse hiçbir şey olmadığını fark ediyorsunuz. Replikler manalarını yitiriyor, Shakepseare’in kurduğu sözcük oyunları yerle bir oluyor.
Oyun, ana karakteri aynı zamanda da kitaba adını veren Julius Caesar’e yapılan suikasti ve akabinde olan olaylara yer veriyor. Caesar’in kendini kral ilan edip cumhuriyeti bitireceğinden tiranlığı yeniden getireceğinden korkan bir sürü aristokrat vardır, Caesar halk tarafından çok sevilen ve sayılan bir komutan olarak Roma’ya geri döner, kendisi yarı-tanrı olarak insanlara tanıtır, kendisinden üçüncü şahıs olarak konuşur: “Caesar şunu yapar”, “Caesar düşer..”
Shakepseare çok güzel bir replik ile Caesar’ın ne kadar tanrı gibi davransa da insan olduğunu gösterir. Roma’ya döndüğü gün Caesar’i karşılamak ve zaferini kutlamak için bir geçit töreni hazırlanır, kalabalığın içinde bir kahin Caesar’a seslenir ve müziği bile susturur onun üstüne Caesar şöyle der:
…Cry ‘Caesar!’ Speak; Caesar is turn’d to hear.
“Caesar is turn’d to hear” bizim cümlemiz, burada Caesar kendinden yine üçüncü şahısta bahseder ama “turn’d” (döndü) der. Caesar niçin kahini dinlemek için dönüyor, çünkü bir kulağı sağır. Herhangi bir ölümlü insan gibi, onun da kusurları var. Ve bu cümle bunu çok güzel bir şekilde özetler. Pekala Eyüpoğlu bu cümleyi nasıl çevirmiş:
Caeser diye. Konuş. Caesar durdu dinliyor seni.
Burada kullandığı “durmak”, “dönmek” ile aynı anlamı kesinlikle vermiyor. Gerçi kitabın başından hangi edisyonu kullandığını yazmadığı için Eyüpoğlu belki de elindeki metinden doğru bir şekilde çevirdi bu repliği. O zaman da bunu başında belirtmediği için hatalı bir çeviri haline geliyor bu metin. Bu tarz hatalar metnin içinde ziyadesiyle mevcut.
Zevk için okuyan bir okuyucu rahatsız etmeyecek bu ufak hatalar, bizim gibi profesyonel okuyucu mutlaka rahatsız eder (/etmeli). Cevat Hocamın deyişiyle noktalayayım yazıyı, hocam şöyle der “Bizler masum okuyuculardan ziyade birer suç ortağı olarak okuyoruz.”
(Source: penguenlerdeucabilir.blogspot.com)
laudanumforbreakfast:
The Romantic creative process: how the great poems began on the page (and in what illegible handwriting.)
Original manuscript drafts of poems by William Blake, Lord Byron, John Keats, Samuel Taylor Coleridge, and Percy Bysshe Shelley.
Hi to all of you
İlk kolonyayı 18. yüzyıl başlarında İtalyan Giovanni Paolo de Feminis, bir keşişin Macaristan Kraliçesi Elizabeth için ürettiği “Macar Suyu” olarak bilinen kokunun içine bergamot, limon ve portakal esansı katarak yaptı. Feminis, “eau admirable” (hayranlık uyandıran su) ismiyle ürettiği kokuyu, Köln’e yerleştikten sonra üretmeye başladı. Cologne ve Kolonya adi da buradan gelir. “Eau de Cologne”, “Köln Suyu” demektir. Köln Tıp Fakültesi’nin bu kokuyu tıbbi ürün olarak onaylamasının ardından kolonya Avrupada yaygınlaşmıştır.
Uzun yıllar tedavi edici özelliğinden yararlanılan bu sıvı, tuvalet amacıyla kullanılmaya başlandıktan sonra bir devrim yüzyılı olan 18. yüzyılda adeta bir çığır açar. Sınıf savaşının en keskin biçimde yaşandığı yıllarda yükselen burjuvazi karşısında, ağır ve pahalı parfümlerle özdeşleşen aristokrasi yenik düşünce, ağır kokuların da itibarı azalır. Eau de Cologne gibi hafif ve ferahlatıcı kokular sadeliğin, saflığın simgesi haline gelir ve burjuvazinin gözdesi olur.
Türkiye’de ilk defa II.Abdülhamit döneminde ithal olarak geliyor, ilk üretim ise 1882 yılında Ahmet Faruki yapıyor. Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 1912’de Süleyman Ferit Eczacıbaşı İzmir’de kolonya üretimine başlıyor. Şimdilerde de kolonya denince akla gelen ilk isimlerden biri Eczacıbaşı’nın kolonyası, sonrasını biliyorsunuz zaten Eyüp Sabri Tuncer, Pe Re Ja, Duru, Boğaziçi, Selin…
Geçen yıl sanıyorum, yıl başı için Paşabahçe bir kolonya serisi yaptı. Her bir koku için güzel birer de isim koymuşlardı, Cunda (İğde kokulu), Bomontı (Çikolata kokulu), Nişantaşı (Ihlamur kokulu), Turunçova (Lime [misket limonu] kokulu), Yalıkavak (Mandalina kokulu), Alaçatı (Lavanta kokulu), Büyükada (Mimoza kokulu), Karadeniz Yüksekleri (Çay kokulu)…
Kolonya adı Almanya’da bugün genelde Köln olarak bilinen kentin eski ve İtalyanca’dan gelen adıdır, bu çeşit parfümlü su ilk defa orada icat edildiğinden “Köln suyu” diye anılır.
TDK kolonya için şunları diyor: “İtalyanca colonia kelimesinden gelir. İçinde limon, tütün, lavanta gibi bitkilerin yağı bulunan, hafif kokulu, alkollü madde.”
Nişanyan’ın “Sözlerin Soyağaçı” sitesinde kolonya için şu tanım veriliyor: “Fr eau de cologne ’Köln suyu’, Köln kentinde 1709’dan itibaren Johann Maria Farina ve varisleri tarafından üretilen alkollü esans < öz Cologne Almanya’da bir kent, Köln « Lat Colonia Agrippinensis a.a. < Lat coloniakoloni”.
İngilizce’ye, Fransızca eau de cologne’dan (eau-su = Cologne suyu) geçen kolonya, bir loan-translation’dir (ödünç alınmış çeviri). İngilizce’de de cologne kelimesi kullanılır.
(Source: penguenlerdeucabilir.blogspot.com)
Sir Francis Bacon
We always thought that English is inseparable to English people, but the language of England’s history is short. Different people have inhabited the British Isles, but we know very little about the languages spoken until the coming of the Celts around 3.000 years ago. Celtic languages were spoken all over Europe and there were many tribes. The Celts displaced or mixed with the people inhabiting Britain before them, they and the language they spoke were later displaced. Celtic was probably the first Indo-European language to spoken in England. We mean by the term Indo-European only to the culture of a group of people who lived in a relatively small area in early times and who spoke a more or less unified language out of which many languages have developed over thousands of years, not any racial connotations. It became the source of most other European and many South-Asian Languages.
Another language was Latin, which was spoken for a period of about four centuries before the coming of English. When Britain became a domain of the Roman Empire they received Latin. In 55 B.C. Julius Caesar, decided upon an invasion of England, yet aim of his attempt was not clear. Because of the political power of the Roman Empire, Latin was spoken in parts of Britain and European continent and applied a strong influence on Celtic and Germanic languages. Words such as wall, kitchen, wine and mile borrowed from Latin to Germanic (and though Germanic into English) during this time. The Latin influence continues through medieval and renaissance times, not though actual migrations but though the Catholic Church and intellectual developments such as Humanism and the Renaissance.
In 449, English became an official language of British Isles with the reach of Germanic tribes and their languages. The Germanic tribes (e.g. the Franks, Angles, Saxons, Vandals, Goths) were different culturally, but it is not clear how distinct their language were. With time the tribe of Angles became the dominant group, and some people who settled in England form the fifth century called themselves Engle (Angles) and their language englisc (Angle-ish). The word “English” derives form one of these tribes—the Angles.
During the disorder that followed the withdrawal of the Roman legions and the coming of the Anglo-Saxons, Christianity had died out among the Britons. The only religion of the Anglo-Saxons themselves was Germanic paganism, in England during the Old English period (449–1066).Christianization is a landmark in the history of the English language because it brought England and the English speakers into the only living intellectual community of Europe, that of the Latin Church. England immediately adopted the Latin alpha- bet, and English was soon being written down extensively. New loanwords from Latin began to appear in English. During the seventh and eighth centuries, the level of Latin scholarship was so high in England that English scholars were in demand on the Continent.
William the I (William the Conqueror, Duke of Normandy) and his followers took control of the area of northern France that became known as Normandy (Norman = “north man”). The Normans soon gave up their own language in favor of French, but it was a French heavily influenced by their original Germanic dialect, a fact that was much later to be of significance in the ultimate resurgence of English in England. One of the reasons for this relatively easy acceptance was that William brought the land more unity, peace, and stability than it had experienced for generations.
The linguistic situation in Britain after the Conquest was complex. French was the native language of a minority of a few thousand speakers, but a minority with influence out of all proportion to their numbers because they controlled the political, ecclesiastical, economic, and cultural life of the nation. The English court was a French-speaking court. Anglo-Norman writers including Marie de France, Wace, Béroul, and Thomas of Britain wrote for some of the finest French literature of the period in England for French-speaking English. A large majority of the population of England spoke English but English had no value. In the Church and of many secular documents the language of Latin became the written language. It was also spoken in the newly emerging universities and in the Church. Even if the kings had no English, most of the nobility would have had to learn English words in order to communicate with their Anglo-Saxon subordinates. Half of English dictionary is full with French words, such as; religion, pray, duty, pay, trouble, estate, tax.Most of them supervened English after 1204.
We can see the Normans’ influence on English without argue. We may say that English became a pair of French, half of the dictionary was full of French words, the rulers of the country know French not English. With time, French loss its value in England and English became dominant again. This intercourse led to a smoothing out of the most striking dialectal differences and to the beginnings of a new branch of English, based on the London dialect but including features from all dialectal areas. By the 14th century, for about three hundred years after the Conquest, French became a language, like Latin, was taught in the schools. But French remained the official language of England until the second half of the 14th century. Two events of that century confirmed its fate and guaranteed the rebirth of English.
The first of these events was the Black Death (1348), one-third of the people in England died of the Black Death between 1348 and 1351. With the decreasing of the population, the need to labor was increased. The ruling classes were had to respect the lower classes because they needed them so much. This respect leaded them to respect English too. It was the only language of the lower classes.
The second of these events was the Hundred Years War (1337-1453). It was between England and France, and France defeated by England. And England no longer had any reasons to learn or use French. Before the end of the Hundred Years War, French had already become a second language in England, even among the nobility.
By the mid-fourteenth century, English was used as the language of learning in schools. In 1362, English became the official language in England. The kings of England had spoken English and the number of manuscripts written in English. By the fifteenth century, everyone in England knew English. Throughout the period there was great dialectal differences in the English spoken and written different parts of the country. A standard spoken and written English based on the London dialect was appeared. This London dialect is the basis of all the national standards of today in Britain.
Toward the end of the fifteenth century, printing came to England; the printers set up their establishments in London and printed their books in the London dialect. This books spread throughout the country, they can carry the written version of London English with them all the time. The period of the ascendancy of Henry VIII to the throne in 1509 and the period of the end of the Middle English are harmonized.
As we have to sum up the changes in English briefly; first difference came with the Norman Conquest, and the influences of French, Latin, and Scandinavian; later on, the Black Death and The Hundred Years War, with these war series French creased its value/importance on English and in England. With Norman Conquest the Old English period continued until the year 1100, then Middle English period started and it ended in the year 1500 with the same time of the ascendancy of Henry VIII.
Read More
Dünkü yazıya konu olan An Apology for Poetry metni Sir Philip Sidney’in 1580 cıvarında yazdığı varsayılan ve 1595’te ise baskısı çıkan, (İngiliz) Rönesans’ının en önemli ve büyük eleştirel eserlerinden birisidir. Rönesans kavramı çerçevesinde edebiyat alanı için ele alınan konuların, fikirlerin bir derlemesini/savunmasını yapar.
1579 da Stephen Gosson’un yazdığı The School of Abuse’a cevap mahiyetindedir. Gosson yazdığı bu metinle edebiyata (bilhassa dramaya) Puritan bir saldırı gerçekleştirir ve eseri Sidney’e atfeder. Puritan olduğunu özellikle belirtiyorum çünkü Puritanlar eğlenceli olan her şeye karşılar ve İngiltere’de tiyatroların bir dönem kapatılmış olmasının da başlıca sorumluları onlar. An Apology for Poetry’de Sidney’in bu saldırıya verdiği cevapları görüyoruz.
Metni klasik söylevin 7 farklı bölümüne dayandırarak yazar: exordium (dinleyicinin ilgisini çekme); narratio(şiirin tarihsel arka planı); propositio (şiiri savunması);partitio (argümanları kategorize etmesi); confirmatio(durumu ortaya koyuşu); reprehensio (son kez karşı tarafın argümanlarını reddetme); peroratio (sonuç). Sidney argümanlarını 3 temel başlık altında toplar: şiirin* tarihsel rolü, şiirin ideal amaçı üstüne felsefi bir münazara ve şiirin manevi ve ansal mahiyetleri.
Başlangıç olarak (Exordium), Sidney okuyucunun ilgisini çekebilmek için bir hikaye ile başlar bu hikayeyi ise şiire/edebiyata bağlar ve asıl konusuna giriş yapar (Narratio). Şiirin tarihsel rolünden bahseder; Romalılar şair için vates (kahin) kelimesini kullanırlar, dolayısıyla şair denen kişi kahince bir karakterdir. Bunun için ise İncil’den (Old Testament) “David’s Psalms” süresini örnek veriyor. Hemen ardından Eski Yunanlıların şair için kullandıkları poet (yapan) kelimesine geliyor, bunu anlamı vermelerinin sebebinin ise şairlerin doğa ve gerçeklik ile birlikte başka dünyalarla da uğraştıkları, Aristoteles’ten farklı olarak şiirin tüm bilgi kaynaklarından (hukuktan, felsefeden, geometriden, hekimlikten, vs.) daha yüce olduğunu söylüyor. Şairin yaşadığımız dünyadan daha güzel, daha iyi bir yer yaratabilme gücünden ve şairlerin doğadan aldıklarını birer altın olarak geri verdiklerinden bahsediyor. (“Her world is brazen, the poets only deliver a golden”)

“Şiir bir sanat taklididir ve temel amacı öğretmek ve sevindirmek”tir diye şiir tanımı yapan Sidney şiiri 3 türe ayırıyor; dini şiir, felsefi şiir, imgesel/yaratıcı şiir. Esas olarak 3.tür olan, imgesel/yaratıcı şiir üstünde duran Sindey bunu mısra veyahut kafiyeyle bağdaştırmadan yapıyor (İngiliz dramasının en parlak dönemlerinden saydığımız Shakespeare dönemi örnek alınabilir, o da eserlerini blank verse [serbest kafiye] ile yazardı, sonuç ortada).
Sidney’in şiirin en üstün olduğunu düşündüğünü yukarıda söylemiştik, eserin bu bölümünde, konu yine buna geliyor ve onun için “architectonic” yani baş yaratıcı sıfatını veriyor. Şiirin üstün olduğu savını sağlamlaştırmak için felsefenin ve tarihin eksikliklerinden bahsediyor; filozofun bilgilerinin soyut ve genel olduğunu, tarihçilerin ise ilke eksikliği olduğundan gem vuruyor. Bu bölümü şiirin avantajlarından bazılarını sayarak kapatıyor: şiir, tarihin ve felsefenin veremediği her şeyi—örneği ve ilkeyi—verebilir; şair, filozofun aksine, somut ile soyut olan şeyi birleştirebilen birisidir; şiir somut örnekleri ile felsefeyi aşar; şairin erdem ve zaafları bir tarihçininkinden daha mükemmeldir, çünkü tarihçi her şeyi olduğu gibi anlamak durumundayken şair olaylara istediği şekli verebilir. [Poetic justice’dan bahsetmek gerekir, çeviride anlam kayması olduğunu düşünüyorum çünkü bunu ilahi adalet diye çeviriyorlar, oysa burada poetic, ilahi anlamında kullanılmamaktadır]
Sidney, Gosson’un ve diğer şiir karşıtı söylevcilerin lakırtılarına iki gruba ayırıyor: saçma/önemsiz itirazlar ve esas itirazlar. Tahmin edeceğiniz gibi saçma/önemsiz itirazlarla çok vakit harcamıyor onlar için: cevap vermeye bile değmeyecek, önemsiz ve zararsız şeyler diyor. Esas itirazları dört temel maddeye ayırarak inceliyor:
- Deniyor ki, insan vaktini şiirden daha öğretici şeylerle harcamalı. Sidney ise şöyle düşünüyor, yukarıda da söylemiştik, şiir hem öğretici hem de erdemlerle yöneliktir.
- Şiirin kötülüklerin ana kaynağı olduğu, söyleniyor. Sidney ustaca şöyle diyor, bir insan herhangi bir şey bilgilendirmiyorsa (i. maddede şiirin öğretici olmadığını iddia etmişlerdi) o halde şair nasıl olur da yalan söyler. Birisinin yalan söyleyebilmesi için önce bilgilendirmesi gerekir.
- Şiirin, insanın aklını gerektiği gibi kullanmamasına ve onu şehvet ve günah dolu aşka yönlendirdiğinden gem vuruyorlar. Sidney bu saldırıdan güzel bir örnekle çıkıyor, şiirin gerektiği gibi kullanılmadığında zararlı olabileceğini kabul ediyor, tıpkı tıp biliminin zehir yapmak için suistimal edilmesi gibi.
- Bu sefer, son taarruz olarak olarak Plato’u öne sürüyorlar ve onunRepublic (Devlet) adlı eserinde sanatçıları kovduğunu söylüyorlar. Sidney kendi yanında olduğuna yürekten inandığı Plato’yu savunuyor, onun şairlere değil şiirin suistimal edilmesine karşı olduğunu söylüyor, Plato’nun şairlerin başı olduğunu ve Caesar, Aristotle, Plutarch gibi ustaların onu nasıl onurlandırdığını anlatıyor.
Sidney metnini toplamaya başladığında son olarak, şiirin İngiltere’deki yerinden söz açıyor. Başka ülkelerdeki gibi, İngiltere’de niye şiirin onurlandırılmadığını, hiçbir yazarın şair olarak doğmamış olmasına bağlıyor. Şiirin; sanata, yansımaya ve uygulamaya/çalışmaya ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. İngiliz dramasına kendi eleştirini getirerek, oyunların hiçbirinin tam olarak bir komedi ya da trajedi olamadığını, çünkü 3 birlik (zaman, mekan, olay birlik) kuralına uymadıklarını, bir sürü yanlışlıkla dolu olduklarını ve komedilerin hatalı varsayımlar üstüne inşa edildiğini, komedinin asıl amacının kaba güldürüden ziyade güzel öğretimler vermesi gerektiği söyleyerek metnini sonlandırıyor.
Tutarlı bir yol izlediği aşıkar, zira şiiri savunmak için yazmaya başladığı metni, kendi şiir eleştirisi ile sonlandırabilmiş.
Read More
(Source: penguenlerdeucabilir.blogspot.com)
Hazır Sir Philip Sidney’in An Apology for Poetry metni üstünde çalışırken, başlıkta da geçenapology üstüne kısaca bir şeyler diyelim.
Metnin yazılış amacı Stephen Gosson’un The School of Abuse metninde şiire saldırması ve bu metni Sidney’e ithaf etmesidir. İngiliz Rönesans adamı olan Sidney, buna karşılık olarak iseAn Apology for Poetry’ i yazar.
Apologia Sokratus‘u göz önüne alarak başlayalım, bu metin onun savunmasıdır ve bildiğiniz gibi Sokrates’in Savunması diye çevirilir. Eserde de görülebileceği gibi Sokrates konuşmasında özür dilemez ve ya pişmanlık göstermez, sadece inandığı değerler adına savunma yapar.
Apologia, E. Yunanca apologia (savunmada bir metin), apologeisthai (birinin savunmasında konuşmak), apologos’dan (apo-[-den] + logos [söz]) gelir. İngilizce’de apology “özür dileme” anlamına gelse de E. Yunanca’da gördüğümüz gibi “savunma” anlamına gelir. O halde apology kelimesi bir çeviri değil bir transliterasyon “başka alfabeyle yazma”dır. Aslen İngilizce bir söz olan “self-justification” (kendini haklı çıkarma), ilk defa 1590’larda kullanıldı, amaapologia’nin verdiği anlamı tutamadı ve 18.yüzyılda J. H. Newman’in Apologia pro Vita Sua’sinda kullanılmaya başlandı.
Gerçi Modern İngilizcede apology yerine daha çok defense ya da justification kelimesini kullanıyoruz. Ama Rönesans da E. Yunan temelli kelimeler kullanmak daha “moda”ydı diyelim. Ne de olsa bu yazarlar birer Neoklasisistti.
Daha rahat bir okuma için:
(Source: penguenlerdeucabilir.blogspot.com)