Yeni Karar

Merhaba, 

İlk başlarda yazıların tamamını burada yazıyor, hoşuma gitmeyen bir şey gördüğümde de hemen düzeltiyordum. Sonraları blogspot’ta yazamaya başladım, ağırlık orada kaldı ve ilk orada yazıp sonrasında da tumblr hesabına ekliyordum. Fakat fark ettim ki, blogspot’taki yazıları güncellerken tumblr’dakilerin başı hep kel kalıyor, farklı durumlara yol açıyor.

Bende “radikal” bir kadar ile, hangisine ne ekleme yaptığımı hatırlayamadığım için tumblr’a yazdığım yazıları sildim bir tek “notes” almış olanlar duruyor. Ama tüm yazılar, www.penguenlerdeucabilir.com adresinde duruyor, isterseniz oradan bakabilirsiniz. .)

Tumblr hesabımı da kapatmak istemediğim için, burayı daha çok görseller ile dolduracağım: yazar fotoğrafları, kitap kapakları, kitap alıntıları, resimler… gibi. Blogspot’a yazı ekledikçe de buradan sadece linki paylaşırım, böylece, hem yeni yazıdan haberdar olunabilir hem de güncellenmiş metinler görülebilir. Buraya gelen sorulara da elimden geldiğince cevap vermeye devam edeceğim.

Sevgilerimle,

M.

P.S. Umarım bu yeni yöntemi götürebilirim, zira iki blog tutması biraz yorucu oluyor. Bu da olmazsa, bu hesabı tamamen blogspot’a eklemem gerekecek. Ya da tam tersi. Şimdilik biraz zamana bırakıyorum. 

0 notes, January 12, 2014

Philology” nin etimolojik yolculuğu

( buradan da okuyabilirsiniz: http://goo.gl/VNfNQw )

 

Ağzımıza pelesenk olmuş bir şekilde söylüyoruz ama işi layıkıyla yapalım da etimolojik olarak da hikayeyi yazmaya çalışalım:
 
Philology, Yunanca φιλολογία (philologia) kelimesinden türer, tıpkı -yine Yunanca olan- philosophiakelimesinde de olduğu gibi yerine ondan tamamen farklı bir başka kelime gel-e-memiştir. philo- (sevgi) +logos (kelime, konuşma) kelimelerinin birleşmesi ile oluşur.  kelâm sevgisi, öğrenme sevgisi, argüman sevgi gibi anlamlara gelse de filoloji diye türkçeleştirilir ve gerisi önemsenmez. Philo- sevgi, sevmek anlamlarında kullanılır, türkçeleştirirken kullanılan -fili son eki onun karşılığıdır. Logos çok önemli ve manası neredeyse hala tartışılır bir kelimedir, içinde hem kelime, konuşma, hem de mantık, neden gibi anlamlar içerir. 

Kelimenin etimolojik kökeninden de anlaşılacağı gibi philologia (philology, filoloji) Antik Yunan’da başlamıştır, tıpkı philosophia (philosophy, felsefe) gibi. 

19.yüzyılda kelimenin “öğrenme ve edebiyat sevgisi” anlamı “dillerin tarihsel gelişimi çalışmaları” olarak daralıyor. Bu yüzyıl filolojinin altın çağı denilen yılı ya da Friedrich Schlegel’den Nietzsche’ye kadar olan dönem [1]. Çoğu Avrupa ülkesinde, bizim üniversitelerimiz de olduğu gibi de, filoloji bölümleri “milliyetçi” şekilde ayrılıyor, bkz. İngiliz Filolojisi, Alman Filolojisi, İtalyan Filolojisi, …vb. J.R.R Tolkien bu yaklaşıma karşı çıkar ve filolojik içgüdünün (hassasiyetin) dilin kullanımı gibi evrensel [2] olduğunu savunur.  

İngiliz İngilizcesinde ve akademide philology "tarihsel dil bilim" ile eş anlamlı olarak kullanılırken, Amerikan İngilizcesinde ve akademisinde daha geniş bir şekilde "dilin gramer çalışması, tarih ve edebî gelenek" anlamında kullanılır.    


Yukarıda logos'u açıklarken hem kelime hem de mantık anlamlarının bulunduğunu söylemiştim, öyleyse kabaca diyebiliriz ki; bir filolog [kelâm sevici] içinde kelimenin ve mantığın olduğu şeylerle, ki bu hemen her şeydir, ilgilenir.  

Filoloji konusu oldukça katmerli bir konu, onu oluşturan kelimeler de öyle, o yüzden şimdi burada duruyorum ve sadece etimolojik olarak filolojiyi inceleyen bir yazı halinde bırakıyorum.  


Read More

0 notes, October 7, 2013

"Clerk" sadece bir din adamı mı?

Hep bilinenin aksine içinde başka anlamlar taşıyan clerk, diğer birçok kelimeler gibi, Latinceden gelmektedir: clericus. İngilizceye önce Eski Fransızcadan (clerc), sonra da Eski İngilizceye cleric diye geçmiş, nihayetinde ise clerk de hayat bulmuştur. OED’e göre başlangıçta, “dinî düzendeki adam, din adamı” anlamını taşır. Orta çağdaki âlimler din adamları ile sınırlı olduğu için, tüm okuma yazma, el yazmalarının temize geçirilmesi işlerini (Umberto Eco, Gülün Adı'na göz atın, okuyun derim) hep “clerk"ler yapıyordu, dolayısıyla clerk kelimesi bir yerde âlim anlamını karşılıyordu. Yazı ile ilgili her şey (yani kısaca “her şey”) onlardan soruluyor. Eski İngilizcede sözcük aynı zamanda “kralın kâtibi, hesap tutan” anlamlarına da geliyordu, zira seküler otoriteler tarafından sadece okuma-yazma melekeleri için işe alınırlardı. Orta İngilizcede “okuyan-yazan kimse” anlamına genişledi, bu ise 1500’lerde “işe yardımcı, asistan” anlamını aldı. 1790’dan sonra özellikle Amerikan İngilizcesindeclerkship yani kâtiplik, yazmanlık anlamında kullanılmaya başlanmıştır. 

Clerk, özünde yazıyı barındırdığı için aynı zamanda logos'u da barındırıyordu diye düşünmekteyim. Haliyle, düşünceyi, kelimeleri, mantığı, diyalogu da içine alıyordu. Bir rahibin bunları bilmesine şaşmamak lazım, onların amaçları yazıyı sökerek Tanrı'ya (“doğruya”) yaklaşmak. Haliyle bu uğurda her türlü yoldan gidiyorlar. Orta çağda bir kilise rahibi olduğunuzu, el yazmalarını temize geçirme görevinin size verildiğini düşünün; önünüze Aristotélēs’in Ars Poetica’sının geldiğini düşünün; bunun gibi nice metnin, düşüncenin elinizden geçtiğini de hesaba katmanın yararı var, ister istemez üstünde fikir yürütmeye başlıyor insan. Orta çağ filozoflarının çoğu rahiptir aslen (şaşırdık mı).  





P.S. Şimdilerde tartışılan İlahiyat fakültesinden felsefe derslerinin kaldırılmasının ne denli abuk bir karar olduğu görülebiliyor mu 

1 note, September 16, 2013

Gramer, Retorik ve Diyalektik “faso fiso” olmuş


image

Septem Artes Liberales, Antik çağda yedi özgür sanat diye bilinen, okullarda öğretilen bilim ve sanat alanlarıdır. Bunlar iki gruba ayırarak ele alınır: 

İlk grup, Üçlü Grup yani Trivium; Gramer, Diyalektik ve Retorik

İkinci grupsa, Dörtlü Grup yani Quadrium; Aritmetik, Geometri, Müzik, Gökbilim. Hepsinin merkezinde  ise Felsefe yer alır. 

Lukacs’ın makalesinde karşılaştığım triviality kelimesi aklıma trivium kelimesini getirdi (Caesar ve Octavianus sağolsun). OED’de triviality maddesi sizi önce trivial daha sonra da trivium kelimesine kadar getiriyor, orta çağda yedi özgür sanatı oluşturan sanatların daha “az önemlileri” olan gramer, diyalektik ve retorik’ten oluşan üçlü: Trivium. Aynı zamanda İngilizce’de kullandığımız three (üç) kelimesinin de kökünü oluşturur: tri- “three” (üç), -via "road" (yol), kelime tam anlamıyla "üç yolun kesiştiği yer" anlamını taşır. 15.yy’dan beri, genel olarak, her yerde bulunansıradanolağan anlamlarını taşır. 

Trivium kelimesi verildiğinde faso fiso gibi bir mana taşımıyor olsa da bu grup “aşağı grup” olarak gruplanan sanatları içeriyordu. Haliyle kelimenin manasının zamanla olağan, sıradan, ya da gereksiz gibi anlamlara evrilmesi kaçınılmaz olmuş. Her ne kadar bu sanatların “aşağı grup” olamayacağını düşünsem de bulundukları kategori onları diğerleri yanında “aşağı” hale getiriyor. Bu noktada şunu düşünmenizde yarar olabilir; şu yaşadığımız toplumda da bu sanatlarla ilgilenenlere “aşağı” davranılmıyor mu? 

( bkz http://goo.gl/4Vhapa )

1 note, August 31, 2013

#BeyoğluKitapçısızKalmasın

İlla ki duymuşsunuzdur, İstiklal Caddesi’ndeki yegane kitapçılar da direnmeye başladı. İlk önce Robinson Crusoe 389 daha sonra da Radikal’in haberinden öğrendiğimiz üzere Pandora (ing), Kelepir Kitap, Simurg’da zor zamanlardan geçiyor. 

Liseden beri ne zaman İstiklal’e gitsem, atlamadan uğradığım tek yer olan Robinson’da başka kitapçılarda bulumadığım şahane İngilizce kitaplar, bazı Türkçe kitapların özel baskılarını edinmiştim. İlk başlarda diğer kitapçılardan çok farklı bir görüşünü, çıkanların ellerindeki Robinson Crusoe 389 etiketi ile tutturulmuş kese kağıdına sarılmış şık paketleri görünce de size oraya yönlendiren Robinson, “bestseller” olmayan kitapları sorduğunuzda da size ayrıntılı bilgi verebilecek çalışanlara sahip bir kitapçıdır. Robinson gerek tasarımı gerekse de sürekli uğrayan turistleri ile de Galatasaray’ın oldukça renkli bir yeridir. Benim için epey ayrı yeri olan Robinson, aynı zamanda liseden beri çalışmak istediğim tek kitapçı olmuştur. 

Robinson Crusoe’nun direnme hikayesi, bulundukları binanın kirasının şimdilerde ise Kaya Genç’in aktardığına göre 30.000tl’ye çıkartılmış olmasından kaynaklanıyor; para sıkıntısını atlayabilmek için Robkart ismini verdikleri “önce öde sonra al” kampanyası geliştirdiler. Robkartlar 500tl, 1000tl ya da en az 50tl olmak üzere isteğe bağlı olarak da doldurulabilen birer hediye kartı gibi. 1994’te sahipleri kendi gitmek istedikleri bir kitapçı kurmayı hedeflemişler fakat Robinson’u onlarla birlikte neredeyse binlerce okuyucunun gitmeyi istediği/sevdiği bir kitapçı haline getirmişler. Yolunuz İstiklal’de Tünel tarafına düşerse, kitap da seviyorsanız, lütfen bu kartlardan alın, alın ki sadece D&R, Nezih ya da benzerleri ruhsuz yerlerden kitap almak zorunda kalmayalım.   

Pandora’nın karşılıklı iki dükkanı var biliyorsunuz, biri Türkçe kitap satıyor, diğeri ise İngilizce kitap. İngilizce kitapları sattıkları dükkanın bulunduğu bina  Taksim Hill Otel’in de sahibi olan bir turizm grubu tarafından alınmış, yakında otel olması planlanan binada Pandora ile  4 tane kitapçı var. Bunların akibeti ne olacak henuz belli değil. Yine Radikal’deki habere göre inşaata bir iki yıl içerisinde başlanması bekleniyormuş.  

1 note, August 26, 2013

Anonymous asked: çok teşekkürler. aslında şöyle filolojinin kolay olduğunu düşündüğüm için bölüm değiştirmeyi düşünmüyordum, gerçekten istiyorum. bölümüm ingilizce mütercim tercümanlık ama edebiyatı çok fazla istememe rağmen bazı sebeplerden dolayı yazamadım. şimdi kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum zira bölüm değiştirmeyeceğim.

Rica ederim. 

Çalışmalarına devam et o halde, illa bölüm değiştirmen gerekmeyebilir. Lisans sonrası Yüksek Lisansını filolojide yaparsın; istiyorsan, çalışıyorsan, ilgileniyorsan bir şekilde yolunuz kesişir diye düşünüyorum.

0 notes, August 25, 2013

Anonymous asked: yok, ona göre değiştirmeyeceğim tabii. önerilerini bekliyorum.

İşi layıkıyla yapabilmek için filolojinin tanımıyla başlamak lazım (http://goo.gl/VNfNQw) hem philos hem logos olması lazım. Ama sen şu an bulunduğun bölümden memnun değilsin, filolojinin “daha kolay” bir alan olduğunu düşünüyorsan hiç değiştirme derim. Eco’nun güzel bir lafı vardır “Filolog can sıkar”, bunun içinse çok okuyor, teori geliştiriyor, analiz ediyor olman önemlidir. Sadece dil çalışmak filoloji için yine yeterli olmaz. Dili “eleştirel” anlamda çalışmak lazım. 

Belki çok klasik olacak (söylenenin aksine klasikten şaşmamak başlangıç için iyidir) Mina Urgan oku, İngiliz Edebiyatı Tarihi isimli şahane kitabına mutlaka göz at. On Philology kitabını bulursan oradaki makaleleri oku. "What is Philology?"bu da çok keyifli bir makaledir, filolojinin ne demek olduğu konusunda yardımcı olabilir. 

İngiliz Dili ve Edebiyatı’na filolojiyle ilgilenmek istemiyorsan gelmemelisin bence. Birçok öğrenci bu uğurda heba oluyor, hocalar da aynı şekilde. Filoloji akademik çalışma alanıdır, Fen-Edebiyat Fakultesine dahil olduğunu hiçbir zaman gözardı etmemelisin, mezun olduğunda mühendis olmayacağını da. 

Alanını değiştirirsen umarım bunu gerçekten bilerek, isteyerek yaparsın.

0 notes, August 25, 2013

Anonymous asked: selam. bölüm değiştirip ingiliz dili ve edebiyatına geçmeyi düşünüyorum. bu bölüm için bana önerebileceğin kitap ya da başka bir şey var mı?

Merhaba isimsiz,

Önereceğim kitaba göre değiştirip değiştirmeyeceğine karar vereceksen bu çok büyük bir sorumluluk olur, bunun altına girmek istemem, zira seni tanımıyorum. Ama yok ben öylesine sordum bakalım ne diyeceksin diyorsan birkaç şey önerebilirim. 

0 notes, August 17, 2013

Huzur’dan “transcendental homelessness”a

… Fakat doğrusunu isterseniz herkes bizim kadar çok mu okuyor? diye düşünüyorum.
Fahri’nin fikri büsbütün başka idi:
         -Avrupa bizden çok fazla okuyor. Birkaç dilde birden okuyor. Mesele orada değil…
         -Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. 
İhsan kadehinde buzun geçirdiği değişmeği, renksiz alkolün yavaş yavaş bulanmasını, sanki mermer damarlarla zenginleştirmesini takip ediyordu. Şimdi kadeh hiç de sâf olmayan bir mayi ile dolu idi. 
         - Haydi çocuklar!… dedi. Sonra Suat’a cevap verdi: Mesela okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı, bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz. Zannederim ki Suat’ın dediği budur. 
           - Evet, bir adımda eski yeni ne varsa hepsini silkip, fırlatmak. Ne Ronsard, ne Fuzulî…
Türkiye’de, Cumhuriyet sonrası entelektüelleri tam da böylesi bir sıkışmışlığın içindeydi. Batılı olduklarını anlamak için illa başkalarının onlara “Batılı” olduklarını söylemesine ihtiyaç mı duyacaklar? Ne oraya ne buraya ait, Araf’ta gibi bir taraftan çağrılmayı beklemek zorunda mı kalacaklardı? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1949 basım tarihli Huzur (A Mind at Peace) romanı, herhangi bir tanıtım metninde de karşılaşabileceğiniz gibi, Cumhuriyet aydınlarının huzursuzluklarını dile getiriyor. Yaşadıkları dünyayı tam olarak kuramamış neredeyse boşlukta yaşayan bu aydın insanların günlük meselelerle ya da felsefî konularla ilgili düşünceleri sık sık dile getiriliyor. Şimdilerde basılmış olsa büyük ihtimalle yasaklanacak hatta yazarının da dinsiz olarak yaftalanacağı pek çok lafı da içeren kitap, yayınlandığı dönemde ya da sonrasında da, bildiğim kadarıyla, yasaklanmadı. Bunu şöyle yorumlayabiliriz; ya toplum bu tarz meseleleri konuşabilecek kadar açık-seküler-idi ya da denetleme kurulu lakayt davranıyordu. Eğer ilk seçenek doğruysa o halde, biz Dostoyevski’nin de sorduğu gibi “Şimdi insandan tekrar gorile doğru mu gideceğiz?..”  ya da gidiyor muyuz? 
 
Alfabe değişikliğinden sonra başlatılan eskiyle olan tüm bağın kesilmesi politikası tam da ortada yaşan bu insanlar için oldukça zor bir durum haline geldi. Bildikleri hiçbir yere oturtturamadıkları yepyeni bir kültür birleşimi oluşmuştu. Ne Fuzulî tam bir şey ifade ediyordu ne de Ronsard. Bu, Georg Lukacs’ın The Theory of the Novel (Roman Kuramı) adlı eserinde oluşturduğu “transcendental homelessness” teorisinin neredeyse en uygun örneklerinden biri haline geliyor. Lukacs, bu terimi şöyle açıklıyor: 
 
"… karakterlerin ütopik kusursuzluğa duydukları nostalji soyuttur, kendisini ve arzularını tek sahici gerçeklik sanan bir nostaljidir bu*" (longing of all souls for the place in which they once belonged, and the ‘nostalgia… for utopian perfection, a nostalgia that feels itself and its desires to be the only true reality’)
Karakterler kendilerini ait hissedemedikleri bu toplumda geçmişlerine tutunmaya çalışıyorlar. Hegel’in estetik anlayışına göre epos'daki kahramanın iki toplum arasında yaşadığı bir çatışma olmalıdır. Tanpınar'ın romanındaki geçmiş ve günümüz kültürlerini birer ulus olarak ele alırsak, bunların çatışmasını ve kahramanın yaşadığı sorunları görmekteyiz. Bu bir kültür savaşı diye de adlandırılabilir. 
 
(Huzur’la ilgili daha çok şey anlatılabilir, böyle kısa kısa bir şeyler ekleyeceğim.)
 
 


 
*Roman Kuramı, çev. Cem Soydemir, İstanbul: Metis Yayınları, 2003

1 note, July 29, 2013

Anonymous asked: canterbury tales'la ilgili bir gönderini okuyordum. orda escape kelimesinin ortaya çıkışından falan bahsetmişsin. derste bu kitabı ingilizce mi okudunuz yoksa hem ingilizce hem türkçe okuyup karşılaştırarak mı gittiniz? bir de mesela kelimelerin kökenlerini falan araştırıyorsunuz anladığım kadarıyla. hoca mı dikkatinizi o kelimeye çekiyor yoksa kendin mi araştırdın?

Bloga yazdıklarım öngördüğünüz gibi bir süreçten geçmiyor. Burada ele almaya çalıştığım etimolojik öyküler okuduğum metinlerde dikkatimi çeken kelimeler üstüne ortaya çıkıyor. Yoksa hocaların falan süreçte hiçbir etkisi olmadı, olmuyor da.

Okuldayken bu metni okumadık desem yalan olmaz. Sadece bir iki hikayeyi okumuştuk, onları da orjinal metinden (İngilizce) okumuştuk. Yanında da günümüz İngilizcesine çevrilmiş halini de bulundurmuştuk. 

Konuyla ilgiliyseniz yazıda da referans verdiğim Nazmı Ağıl çevirisini tavsiye ederim. Metinin, Chaucer’a saygılı bir şekilde çevrildiğini düşünüyorum. Fakat şunu da söylemek lazım orjinal metni önünüze alıp çeviriyle kıyasladığınız da (ki bu tarz şeyler yine okulda yapılmadı) bazı hikayelerde Ağıl’ın Can Yücel’in de kullandığı Türkçeleştirme tekniğini kullandığını görebilirsiniz. 

0 notes, July 23, 2013

Anonymous asked: Merhaba, ne okuyorsun?

Merhaba. Hemen her şeyi. 

0 notes, July 23, 2013

Kalem, kitap, kağıt yanında herhalde çalışırken ki en büyük yoldaşım kaave ve atıştırmalar oluyor, oh iyi ki varlar.P.S.: French press için kullandığınız kaaveniz azıcık kaldıysa, cezvede türk kaavesi yapar gibi pişirin, tadı yine güzel oluyor.

Kalem, kitap, kağıt yanında herhalde çalışırken ki en büyük yoldaşım kaave ve atıştırmalar oluyor, oh iyi ki varlar.





P.S.: French press için kullandığınız kaaveniz azıcık kaldıysa, cezvede türk kaavesi yapar gibi pişirin, tadı yine güzel oluyor.

0 notes, April 17, 2013

Studying Lukacs 

Studying Lukacs 

2 notes, March 3, 2013

(1) W. B. Yeats’in Kısa Biyografisi

image

William Butler Yeats 1865 yılında Dublin’de doğmuş, haliyle İrlandalı bir şair, oyun yazarı ve son dönemlerde sıfat gibi kullanılan bir Nobel’li yazardır. Ünlü ressam John Butler Yeats’in oğludur. Çocukluğunu, ailesinin de yetiştiği, County Sligo ve Londra’da geçirdi. On beş yaşındayken İrlanda’ya geri döndü ve çizim çalışmaya başladı ama kısa bir süre sonra asıl ilgisinin şiir olduğunu keşfetti.  
İrlanda mitolojisi, halk hikayeleri ve büyücülükle ilgili şeyleri eserlerinde esin kaynağı olarak kullandı.  Yazdıkları ile hem İngiliz edebiyatı hem de İrlanda edebiyatı için vazgeçilmez figürlerden biri haline gelmiştir. İrlanda Edebiyatı’nı canlandırma(1) hareketinde katalizör görevi görmüştür ve neticesinde Lady Gregory, Edward Martyn ile birleşip Abbey Tiyatrosu’nu açmışlardır. Yeats açılıştan itibaren birkaç yıl buranın yöneticiliğine de yapmıştır.   


(1) Viktoriya Dönemi’nde İngiltere’nin İrlanda üstündeki kültürel etkisine karşı çıkan bir akımdır. İrlanda’nın kendi kültürel değerlerini korumak için yapılmıştır.  
       

1 note, February 23, 2013

0 notes, January 11, 2013